Şimdiye kadar hiç görmediğimiz, hayatlarını hiç bilmediğimiz insanlarla karşılaşıyoruz gün içinde, hem de sıklıkla... Bazen yolda yürürken ya da otobüste, bazen ofisimizde ya da bir lokantada...
Baktığımız ama derinlemesine göremediğimiz insanların ne giydiği, saçını nasıl topladığı, ayakkabısının modeli ya da başka bir ayrıntısı dikkatimizi çektiği için bakıyoruz yalnızca. Bir kaç saniye hepi topu...
Başka hayatların hikayelerini düşünmek, büyükj külfet çünkü hepimiz için... Zaten hergün tonla yükün altında eziliyoruz (!) bir de başkalarını mı düşüneceğiz? değil mi ama...
2 insan hikayesi anlatmak istiyorum bugün sana.. Anlatacağım hikayenin kahramanlarını daha önce hiç görmedim ve hatta isimlerini bile bilmiyorum şuanda. Birşey vardı onlara bakınca içimi acıtan, beni hayatlarına bir mıknatıs gibi çeken birşeyler vardı mutlaka...
İşten yorgun argın çıkıp da otobüse bindiğimde yanıma oturdu ilk kahramanımız... Son derece yaşlı ama bir o kadar da sevimli bir amca. Kafasında bir fotr şapka, jilet gibi ütülenmiş beyaz gömleğinin üzerine kırmızı, beyaz, mavi enine çizgileri olan bir kravat takmıştı. Yaşlanmış gözlerini arada bir titreyen elleriyle silmeye çalışıyo, sürekli uzaklara bakıyordu. Otobüse ilk bindiğinde kendisini görememiş, yanımdaki kızın ona yer vermesiyle göz göze gelmiştim. Ufacık gülümsedi ve uzun süre kaldı dudağının yanındaki tebessüm. Nasıl bir baktıysam artık gözbebeklerinin içine, birden kendimi efsunlanmış gibi bambaşka bir yaşamın içinde buluverdim. Üst üste görüntüler görmeye, hiç tanımadığım sesler duymaya başladım.
Giyimine kuşamına bakılırsa tam bir İstanbulluydu kendisi. Ailesi çok iyi yetiştirmişti onu küçükken ve yakasındaki rozate bakılırsa Atatürk hayranıydı şüphesiz. Elleri bakımlı ve yıpranmamıştı, memur emeklisi diye geçirdim aklımdan. Eşini kaybetmiş olduğunu çok kuvvetli şekilde hissettiren hüzün kokusu burnumun direğini sızlattı yol boyunca.
Otobüse yalnız bindiğine göre işleri vardı çocuklarının, belki de kafa dinlemek için kaçmıştı onlardan. Belki bir lokalden dönüyordu günün yorgunluğunu atmış olmanın sevinciyle.. Sevinçli miydi gerçekten. Hiç mutlu bir ifadesi yoktu oysa, aksine dokunsam ağlayacaktı sanki... İçimde zaptdedilmez bir sarılma isteğiyle durmadan baktım kendisine.
Hikayesini düşündükçe, bu yaşa gelene kadar neler yaşamış olabileceğini hayal edip durdum. Kimbilir kaç kere aşık olmuş, kaç kere ağlamıştı sabahlara kadar. Nasıl evlenme teklif etmişti eşine? İlk çocuğunda tattığı babalık nasıl da yakışmıştı kendisine, şimdi bir de dede olmuştu muhtemel... Konuşsam ürkecekti belki de, kendisine yer veren kıza duyduğu mahçubiyeti hissedecekti. Belki de ilgilendiğim için sevinecekti.. Göze alamadan, tebessümle müsaade istedim durağa geldiğimde. Gözlerimle özür diledim (anladıysa) geçmişine yaptığım kısacık yolculuktan, habersiz misafirlikten... İnerken yaşadıklarının ağırlığı çökmüştü üzerime, sessizleştim... Bir hikayenin sonuna gelmiştim.
Eve gittim, tadilat bitmek üzereydi ama küçük beyimizin canına yetmişti anlaşılan. Gitmek istediği parka götürmek için ne kadar da yorgundum oysa... Söylesem anlar mıydı?
İstediği büyük parkla gittik... BaLLı sallanırken yanındaki salıncağa bir kız oturdu. Yaşı, o salıncak için hayli büyüktü ama vücudu küçücük... Otistikti doğuştan, bir akraba evliliğinin hazin sonuydu anlaşılan. Kendi kendine sallanmadan öylece duruyordu salıncakta, kimse farkında değildi sessizliğinin... Bankta oturan anne/babalar kendi çocuklarıyla meşguldüler. Ben kıza bakıyordum, otobüsteki amcaya baktığım gibi hem de... Arada sırada o da bana bakıyor, hafifçe gülümsüyordu. Neden sonra "annem gelecekti, gelmiyor" dedi... Annesinin ondan daha önemli ne işi olabilirdi ki? Neden yanında değildi? "Şİmdi gelecek, merak etme" dedim onu sakinleştirmek için. BaLLımı tanıyan birkaç küçük çocuk beni ondan korumak için yanıma gelip "hasta o, dinlemeyin onu" dediler, içim ezildi... Belli ki diğer anneler çoktan gözden çıkarmıştı engelli kızı ve kendi çocuklarının onunla konuşmasını dahi sakıncalı görüyorlardı.
Oysa buram buram bir sakinlik vardı kızın üzerinde, diğerlerinden daha zararsızdı üstelik. Bu yaşa gelene kadar neler yaşamış olduğunu düşündükçe hem üzüldüm, hem de sinirlendim anne/babasına elimde olmadan. Dayısının oğluna kaçan, teyzesinin kızıyla evlenen insanların bu hayatları çocuklarına yaşatması durumuna isyan ettim içten içe... BaLLı oğlum da ona bakmaktan kendini alamıyordu, farklıydı çünkü diğerlerinden ve durmadan "anneeeee nerdesin" diye bağırıyordu avazı çıktığı kadar... O bağırdıkça eksiliyordum sanki, daha bir yaşarıyordu gözlerim... Böyle ne kadar vakit geçti hiç bilmiyorum, derken annesi geldi. Yaşlıca, güler yüzlü bir teyzeydi gelen. Annesini görünce attığı sevinç çığlığını ölsem unutamam. "Annneeeeeeeem oleeey" dedi ve hemen bana gösterdi. Coşku içinde sallamaya başladı annesi gelir gelmez kızını. Düşündüklerim için kendimi suçlamadan edemedim... Evlattı en nihayetinde... Bazıları kendi kaderlerini seçmekte herkes kadar şanslı değildi. El sallayıp, öpücük verdik oğlumla, oradan ayrılırken.
İçine girdiğim hikayeler ağır gelmişti eve yaklaşırken... Önümde koşan oğlumun arkasından bakarken kendi hikayemi düşünmemeye çalıştım. Başkalarına bıraktım... Şükrettim yol boyunca yaşadıklarıma, yaşamadıklarıma...
Oğluma sıkıca sarıldım, erkenden yattım...
