31 Aralık 2009 Perşembe

Hep MUTLU OluN... HeP HUZURLU....





MUTLU YILLAAAAAAAAAAAAAAAAAAAR!!!



2010 YILI,
MÜTHİŞ SÜPRİZLER,
HEYECAN VERİCİ SAATLER,
SAĞLIKLI, BEREKETLİ GÜNLER,
BOL BOL ÖPÜCÜKLER GETİRSİN...........

TÜM SEVGİMİZLEEEEE...............


30 Aralık 2009 Çarşamba

ZaMaN Gidiyor.. GeLen Var mı?


kimsenin sevgiye dair birşeye vaktinin kalmayacağı bir döneme gidiyor zaman... Ben bunu aklıma getirmemek için çırpınan tadımlık bir anne... Herkes için iyilikler düşleyerek, mutlu bir ütopyanın içine tıkıştırıyorum her birinizi.
Kaleme aşık, kağıda muhtaç bir yıl diliyorum en çok kendim için...
Hani şu yeni annelerin emziremedikleri sütler şişirir ya memelerini boğazına kadar, emzirsen bebek emmez, boşaltmak istesen için öyle bir acı verir ki sıkıştırıp boşaltamazsın. Hem dayanılmaz bir acı, hem nefessiz bırakan ateş hem de bütün hücrelerini kaplayan muazzam bir basınçla kalakalırsın.
Hah işte, tam da öyle son zamanlarda içimin yazıları. Bir o kadar acı veren ve bir o kadar boşaltmakta müşküle düştüğüm... İçimi boşaltabileceğim, özgürce zehrimi akıtabileceğim, yazdıkça çoğalabileceğim, çoğaldıkça paylaşabileceğim bir güzel yıl istiyorum uydurma noel babadan :)
Sonra tabi BaLLım'lı zamanlarda tadımlık değil doyumluk saatler, mutlu gülücükler... Ailece huzur istiyorum be kardeşim! Kalbimi taşıran aşkın sıcaklığı, heyecan içinde beklenen seyahatler, umulmadık süprizler ve daha arsızca bir dolu şey için çarpıyor çılgın yüreğim... Diliyorum hepimiz için...
senin için,
benim için,
onun için...

MUTLU YILLAR
DİLİYORUM ....





24 Aralık 2009 Perşembe

GüRgüR "BABA"...


Merak etme, yok bişeyim... Deli bir gök gürültüsünde çektim içime özlemlerin en acıtanını...
Nasıl çocuklaşırmış insan, nasıl titrek bir çığlıkla yumarmış gözlerini unutmuşum. En korktuklarımla, en görmek istemediklerim arasında nasıl silikleşmişim o gün fark ettim.
Canım oğlum korksun istemem GüRgüR BaBa' nın naralarından ama gel gör ki yıllar geçse de durduramayacağımı anladım bu anlatamadığım iç ağlamasını...

Anlatmaya fırsat bulamadım sana korkularımı,
korkular kolay dile gelmez bilirsin... Anlatamaz insan içini titretenleri ağız dolusu. Utanır, çekinir, küçük düşmesin için susar aslında.
Şimdi sen bil istedim,
sen benim gibi korkma istedim kısaca...

Ne zaman gökyüzü aydınlanır şimşek çarpıntısıyla, deli bir yağmur başlar hani, avaz avaz bağırmaya başlar bulşutların daha üstündeki GürgüR BaBa; işte o zaman başlar içimde yetiştirdiğim minik kuş çırpınmaya...
Bir şimşek aldı onu benden daha 23 yaşında,
dünya tatlısı, BaLLı BABAM...
Çocuk denen yaşta bir şimşek ışığında terk etmiş bizleri güzel yürekli KOCA ADAM...
6 aylık bebeği, yüzüne bakmalara doyamadığı küçük karısı ve baldan tatlı baldızıyla yaşadığı eve 22 Mayısta düşmüş yanan ateş...
Oracıkta yığmış adamı, tam da evinin karşısında...
Bir ağaç altında....
Daha 23 yaşında...
GüRgüR Baba...

Neden diye sormuyorum artık, sen de sorma...
Gideli yaşım kadar olmuş...
onsuz 31 yıl...

Şimdi ne zaman bağırırsa gökyüzü, ne zaman ışıldarsa alev alev,
kadın der ki,
23 yaşında bir KOCA ADAM daha devrildi ağaç altında....

Bu yüzden sıkışır yüreği,
hep ağlar gözleri...

Merak etme, iyiyim ben.. ama korkarım her sağanakta... HALA ve DAİMA......






18 Aralık 2009 Cuma

BaBam, BeN....ÖZLEMEK......


ÖZLETİYOR SENİ BU YAĞMURLAR,

SIRILSIKLAM ÖZLETİYOR...

BİLİYO MUSUN?







YaĞmurLa DaLga GeÇMe/K...



Sen sen oL yağmurla dalga geÇme...
Nasıl bir güce sahip olduğunu anLamak için seni iliklerine kadar titretmesini Bekleme...
Her yağmur Birşeylerin habercisidir çünkü...
Birşeyler temizLeniyordur, biRiLeri kirLeniyorduR...
SevgiLiLer ayrıLıyordur belki bir yeRLerde,
SevGiler büyüYordur,
YürekLer eziLiyordur,
BebekLer doğuyoRdur,
BiRileRi ÖLÜYORDUR belki gökgürüLtüsünde,
KoRkulaR çoğalıyoRdur...
Ama MuTLaKa biRşeyleR oLuyorduR...
SeN sakın YaĞmuRu KüÇümseme...
YağmuRLa daLga geÇme.....




16 Aralık 2009 Çarşamba

Ne GünLerden HabeRim Var, Ne SaatLeriN AyaRı...

Bilinmez bir halde devam etmekteyim yolculuğuma...
bir savaş sonrası sanki içimin bahçesi,
daha önceleri yaşadığım güzelliklere toprağı kazarak ulaşabiliyorum nerdeyse...

Düşünsene,
sen ne kadar iyi olursan ve ne kadar sevgi dolu olursan ol,gözü dönmüş sevigisiz bir manyak gelip herşeyi kırıp döküyor ve sen ona laf söylemekle kırılıp dökülenleri toplamak arasında sıkışıp kalıyorsun!
Ne demek istediğimi anlamadın değil mi?
Bir gün anlarsın.....

Herşey bir tarafa dün derginin 30. sayısı için Erol Günaydın abimizle röportaja gittim :)
Nasıl bir terapi oldu benim için bilemezsin. 1933 doğumlu bir adamın nasıl olurda bu kadar sevgi dolu olduğuna şaşarsın. Tanısan, onun gibi olmak için dua etmeden duramazsın. İşin sırrını sordum tabii hemen, "n'oluyo, nasıl oluyo Allaşkına" dedim.
Kocaman gülümsedi, ısırılacak yanaklarla...


" birşeyi sevmek lazım, severek güne başlamak lazım... Bir ağacı, bir hayvanı, güneşi, bulutu, yağmuru, hatta bir şarkıyı severek... Şu içimizde zaten varolmuş sevgiyi açığa çıkarıp insanlara dağıtmak lazım, gülümsemek lazım ağız dolusu" dedi. Ve röportaj boyunca gülümsedi inanır mısın?

Nişantaşı'nda son derece mütevazı bir apartmanın bahçe katında, kuşuyla, "SirKeci" isimli köpeği ve bir dolu anıyla yaşıyor Erol Baba... Evi görsen, çıfıt çarşısı gibi,



fotoğraflar,


süslemeler,


kocaman bir yılbaşı ağacı,


ilaçlar :(



nasıl samimi, nasıl insani herşey... Arkada kocaman bir bahçe, çıkıp bahçesinde dolaşmayalı belli ki çok zaman olmuş.. Yorgun ama mutluluktan ağzı kulaklarında bir adam.


Endişeli...


Gidişat yıpratmış yüreğini,


yurdum insanını anlayamaz olmuş,


bir zamanlar yaşadığı o masalsı hayatın nasıl bu kadar çabuk değiştiğini anlamaya çalışıyor...







1960' ları, 70'leri falan konuşuyoruz...

Bir zamanlar İstanbul'u dinliyorum tiyatro oyunu gibi ustanın ağzından, ağzım beş karış açık...

İçim burkuluyor,


vicdan azabı duyuyorum, sorumlusu benmişim gibi,


özür dileyeceğim neredeyse,


biz ettik sen etme diyeceğim önünde eğilerek...


Susuyorum ama sonra,


sözün bittiği yerdeyim....


2-3 saat rüya aleminde geziniyorum,


irkilerek uyandığımda anlıyorum ki, dışarıdaki kabus beni bekliyor...


Evimi, düzenimi, oğlumu ve içimde herşeye karşı büyüttüğüm SEVGİ'yi düşünerek sakinleştiriyorum kendimi...

Ellerini öpüyorum minnetle,

sıkı sıkı sarılıyorum hepimizin yerine...






İyi ki varsın diyorum, gitme hiçbiryere........



8 Aralık 2009 Salı

Gece, Papatya ve Yaz(ama)maK ÜzeRine....

Papatyalar tohumlarını toprağa hediye edeli az biraz oldu... Havalar desen sersemletecek kadar soğudu bir anda, gerçi hissedilen sersemliği sadece ona bağlamak ne kadar doğru olur onu da bilemiyorum. Zira kiminle konuştuysam, üzerinde bir rehavet, bir isteksizlik, mecburi takındığı yapay bir gülümseme ve kocaman kocaman içsel delikler... Sahi kimler oyup, bu kadar boş bıraktı içlerimizi?


Bir keşmekeş içinde, kendi kendimizi çıkmazlara sokacak kadar delirdik demek ki her birimiz... Azla yetinemiyoruz, çok olan bize uğramıyor!


Yetmiyor işte anlayacağın, hiçbirşey yetmiyor...


Her birimizi ayaklarından bir boşluğa asmışlar da, sallandığımız yerlerden birbirimize seyre dalmışız gibi değil mi? Dünyayı bazen tepetaklak sevmeye çalışmak ya da böyle yaşamaya kendimizi çoktan inandırmak.
Ne farkeder ki ikisi de aynı işte!


Bütün hayatlar birbirinin içine sarmal olmuş bir bulmaca. Örnekler, yaşananlar, anlatılanlar çoğaldıkça başkasının en mahrem hikayesinde buluveriyorsun kendini. Yoksa onun yaşadığı acı seninkine misafir mi gelmiş desem? Yüz-göz bir durum, hem samimi, hem bir o kadar riyakar!


Herkes kendi acısınınn ateşine sahip çıkar çünkü böyle durumlarda, kendi cehenneminin büyüklüğüyle övünür matah gibi...!


Yazmak nasıl iyi gelir böyle durumlarda, yazabilirsen... Kalemini savurta savurta, ellerin ağrıyana kadar zehirini kusmak nasıl rahatlatır insanı, rahatlayabilirsen!
Tutuyorum şöyle kalemi, atıyorum içime ucuna bir yem takıp; yemi yiyor içimdeki canavar da yazmaya yanaşmıyor ne zamandır. İş çığrından çıktığına göre artık ilgi göstersem de faydasız, kudurmuş bir kere, küsmüş yazan ellerime.
Ah nasıl kızıyorum böyle zamanlarda, nasıl patlıyor içimin yanardağları alev alev... Bazen yatağımdan kalkmam için müthiş bir baskı yapıyor yazma isteğim, yanıp tutuşuyorum. Tam kalkacak oluyorum üstümde sanki insan yığınları. Allah sevdiği kullarını dener/miş, şu dönemde neyle sınandığımı ve sonumun ne olacağını bilebilmek için neler vermezdim inan.
Bu gidişat nereye kadar?
Nereye kadar yazdırmayacak içimdeki canavar?
Nereye kadar bıkmadan bekleyeceksin yazdıklarımı,
bilemiyorum,
sadece içimde bir umut,
papatyaların yeniden açmasını bekliyorum!


7 Aralık 2009 Pazartesi

GerÇeK...


Yazamadım... Olmadı bir türlü, istedim ama yazamadım...
Gel şimdi otur karşıma,
sana hayatın sırrını vereceğim.
Sen sen ol, kimseye anlatma sırlarını, içinin acısını. Kendi cehenneminde kavrul ama yine de gülümse. İçin acıdan böğürse de SUS!
Geçecek de, daha neler atlatmadın ki?
İçini döktüğünü sandığın, fikir verirse daha kolay atlatacağını düşündüğün insan öyle bir oyun oynar ki günün birinde sana, öyle bir yarı yolda bırakır, öyle çok yakar ki canını diğer acılarını unutur onunla yanmaya başlarsın.


Çok beklenti içine girmeyeceksin yani, çevrendekilere karşı...

Türk filmlerini izleyip izleyip, oradakilere özenerek kendini dünyanın sahibi sanma, hiçkimse deli divane olmayacak senin uğruna.

Elini uzattığında, havada kalacaklarını bile bile hayal kırıklığına uğratma kendini boş yere...

O kalplerine girmeye çalıştığın, emek vermek, emek görmek istediğin, aslında kalplerinde küçük bir çizik bile atamadığın arkadaş(!)lar doğum gününü hatırlamayacaklar, hatırlasalar da umursamayacaklar, ağladığında yok sayacak seni sıkıcı bulacaklar, sitem edecekler acılarından yana, arkandan konuşacaklar, kuyunu kazacaklar, yalan konuşacaklar... Daha ne diyeyim sana yahu,

deli gibi yalnızsın... bunu aklına iyice sok... Ve bu iyiliğimi sakın unutma, kimse bu kadar cesurca kurmayacak sana bu cümleleri. Bile bile ateşe atacaklar, doğruyu söylemenin ağırlığını kaldıramayacaklar..

Hayatının gerçeğini söyledim diye kızma bana, seni üzmeyi göze aldım ben daha sonra üzülmeyesin, hayal kırıklığına düşmeyesin diye...

Kendini dinlemeye, iyi davranmaya çalış.. Ondan başka dost yok sana, unutma!

Gönlünü hoş tut, hediyeler al bugün kendine, aynada sev yalnızlığını...

Bugün tam zamanı,

sıkı sıkı sarıl kendine,

öp...

benim için de....






29 Kasım 2009 Pazar

İYİ Kİ....



Sen doğdun, iyi ki doğurmuşum dedim,
sen içime bir işledin, iyi ki olmuş dedim,
sen bana "anne" dedin, iyi ki yaşıyorum dedim,
sen hep yanımda kal ve ben seninle yaşlanayım OğluM....

Kasım 26.... İyi ki doğdum :) ben artık kocaman oldum OğLuM.....







25 Kasım 2009 Çarşamba

GiTTim-GeLdiM...


Uzun çok uzun zaman oldu sana yazmayalı...
Nasıl özledim bilsen...
Sana hiç bahsetmemiştim daha önce annemin kardeşlerinden : ) tetemler (teyzemler yani) ve dayım...
Annemler 5 kardeşler, annem en büyüğü,
4 numara Konya'daki Nasyas Tetem...
3 numara Edirne'deki ÇiLLi Tetem... (sana bugün bu tetemden bahsedeceğim)
2 numara Almanya'daki Virjin Tetem...
1 numara Kırklareli'nde Kota Dayım... :))

Bu beş kerdeşler birbirinden o kadar farklı ki, her biri o kadar farklı yeteneklere ve zevklere sahip ki görsen kardeş olduklarına çok fazla inanmazsın. Birbirlerine son derece bağlı, birbirleri için herşeyi yapacak cinsten ilişkileri var. Günümüzde çok görülmeyen bir durum anlayacağın...

Bu benim ÇiLLi tetem var ya, küçüklüğümden beri deli gibi özendiğim bir kadın... Görsen marjinalliklerle ve kendine has tarzıyla herkesin gönlünde neredeyse bir numara. Her yetenek var kendisinde, özellikle insan ilişkileri öyle kuvvetli ki çevresine ve onu sevenlere salya akıtmamak imkansız. Tabi ben çok küçük bir kız çocuğuyken ne kadar sevildiği beni çok ilgilendirmiyordu, tek bildiğim bütün tetelerimin beni sevmek konusunda birbiriylr yarıştığıydı.
ÇiLLi tetem sağlıkçı olduğu için zamanının çoğunu hastanede geçirirdi, onunla olduğum süre içinde kimseyle oynamadığım oyunları oynardık birlikte. Klişe çocuk oyunlarından çok öteydi bizim oyunlarımız, tetem sayesinde yaratıcılığım tavan yaptı diyebilirim.
Hayal oyunumuz saatlerce sürerdi mesela... Aklının almayacağı, sınırların zorlanacağı hayaller kurar, olacağına birbirimizi inandırırdık. Öyle iyi hissetirirdi ki, oyun bitse bile yüzümde donup kalırdı gülümsemeler.


Derken ben büyüdüm, tetem inanmakta zorlansa da kocaman bir kadın oldum... Benimle birlikte büyüdü tetemin içinde yaşattığı küçük kız çocuğu. Bir kızı olamadı bu zamana kadar ama hep bir anne kadar şefkatli, bir o kadar fedakar davrandı dünyaya karşı. Olabilecek en iyisi...

Ayrı şehirlerde olmamızın bizim için kötü bir anlamı olmadı şimdiye kadar, biz hep kaldığımız yerden devam etme başarısını gösterdik özenli ilişkimize karşı. Sevgiyle andık birbirimizi, üzmeden özledik, ihtiyaç duyduğumuzda ne olursa olsun bir arada olmaya çalıştık. Bazen karşılıklı sustuk, bazen hep bir ağızdan konuştuk, hep paylaştık kısacası, hep çoğalttık...


Bunu sana daha önce neden hiç anlatmadım, bilmiyorum. Çok önemsediğim için belki de! Çok özelimde sakladığım için ama bu blog da benim için çok özel olduğundan yazmak istedim uzunca. Ne kadar anlatırsam anlatayım içimdekiler hep eksik kalacak biliyorum, onu ve ona hissettiklerimi anlatmakta müşküle düşeceğimi bile bile yazmak istedim... Olduğu kadar...


İşte bu canım tetem, emekli olduktan sonra hayallerini süsleyen o küçük kafesini açtı Edirne Karaağaç'ta... Bahçe içinde dünya güzeli, şirin mi şirin, sıcacık bir yer...

İzinli olduğum sürece mis gibi damla sakızlı Türk kahvesi kokusunda yamak istedim aslında sana bunları... Kısmet olmadı...

Ona da bir blog hazırladık :)

artık o da içini dökecek, paylaşacak, paylaştıkça çoğalacak...

Sen okudukça anlayacak, anladıkça daha çok okuyacaksın...

Yüreğini, kalemini en az benim kadar sevecek, gizli bahçesine konuk olmak için sabırsızlanacaksın...


İŞTE O BLOG AŞAĞIDA :))) TIKLA HEMEN................>










13 Kasım 2009 Cuma

SevinçLi BiR TeLaŞ...


Ayağa kalkıyorum yavaş yavaş...

Bütün taşlarını ayıklıyorum içimin, arınıyorum...

BaLLı BadeM'imin büyürken aklımıza bıraktığı şaşkınlığın tadını çıkarıyorum...

Neler neler öğrendi bilseniz, hangi birini anlatsam;

@ bas bas bağırıp BUUUUUR GUUUUU diyor.

@ boyama kitabında gördüğü herşeyi bazen beden diliyle, bazen anlayamadığımız bir dille adlandırıyor.

@ aydedeyi görünce hemen "-aydede, aybaba" diye tekrarlayarak şarkı söylüyor kendisine :)

@ "ağaç" demeyi öğrenmiş düzgünce, herşeye ağaç diyor

@ otobüsten kim inecek deyince "annieee", ne getirecek deyince "mama" diyor

@ çık çık çık ayyyaaa ayyaaaaa (çık çık çık Allaaah Allaaaaah demek)

@ hadi şarkı söyle dendiğinde hemen "nayy naaaynay" adlı uydurmasyon parçasını söylüyor

@ oğlum poz ver de foto çekeyim dediğim de yapmacık yapmacık ağzını kocaman açarak "ha ha" yapıyor.

@ gitmek lafını duyduğunda, hemen giysilerini getiriyor, üstüne bir de "tıs tıs" diyerek babasının parfüm şişesini gösteriyor. (bu arada tıs derken peltekleşiyor inanılmaz güzel, dili dişlerin arasına sıkıştırarak) :))

@evet demek için kafasını salladığında, balık gibi ağzını da açıp kapatıyor (çok komik) :D

@ çişin var mı annem diye ne zaman sorsam, cevap hep aynı :GOK

@ füüüüüp yapıyor elini ağzına götürerek, anlamı: susadım, su ver!

@ parmağını yere ateş çıkacak hızda sürtüp, yüzünü buruşturarak -oooow diye bize uzatıyor, anlamı: canım acıdı , öp de geçsin :))

@ bırrrn bırrrrrn, anlamı: dışarı çıkalım, belki bir motor görürüz :)

@ annieee, annnieee annnieeeeee..... anlamı: çok sevimliyim, hedi benimle ilgilen :)

@ telefonumu alıp mırıldanarak dışarıya çıkıyor, anlamı: çok yalnızım beni arkadaşlarıma götürün :))

@ kaç yaşındasın diye soruyoruz, o gombaldak işaret parmağını kaldırıp "-biiiiy" diye bağırıyo

@ annane, dede, baba, tete (teyze), haya (hala), babade (babanne) diye durmadan sıralıyo, anlamı: hiç farketmez biri benle oynasın :)

ayyyy, hangi birini saysam şaşırdım... Hem anlatmakla olmuyor, gelin kendiniz görün hazır izine ayrılıyorum :))) beraber tadını çıkarırız kahve kokusunda Badem keyfinin....

Hepinizi sevgimle kucaklıyorum...



11 Kasım 2009 Çarşamba

BiLmiYoRUM...


Okuyorum birçoğunuzun bloğunda zaman zaman karanlığın içinize yılan gibi çöreklendiği, nefes alınmaz daralmaların içinde "çığlık çığlığa susuyorsunuz" bazı dönemlerde...

Herkesin başına aynı şekilde gelen ama değişik şekillerde tahrip eden şu dönemsel ya da kronik bunalım zamanlarından bahsediyorum.
Herşeyin bittiğini düşündüğünüz, aşktan bahis bile etmek istemediğiniz, sadece nefes alıp vererek günü kurtardığınız, kimseler ilişmesin, hiç konuşulmasın diye dua ettiğiniz bunalımlar.

Çok şey olan ama anlatmaya kalktığınızda cümle bulamadığınız, bittiğinde ne olduğunu asla anlayamadığınız...
Alkolün dibine vurup insanlıktan çıktığınız ama alkol etkisi geçtiğinde içinizin daha çok acıdığını anladığınız...

Hem böğüre böğüre ağlamaktan kendinizi alamadığınız, hem de elalemin gözü önünde salya sümük olmaktan utandığınız...

Beyninizin güzel şeyler düşünen yerlerini bir süre çalıştıramadığınız ama hayal etmekten kendinizi alıkoyamadığınız...

Yazmak isteyip de bir harf bile yazamadığınız ya da bulduğunuz her fırsatta kağıtlara kocaman hikayeler kustuğunuz...

Susmaktan korktuğunuz,

korktukça sustuğunuz...

Hem güçlü(ymüş) gibi görünüp hem de insani yanlarınızı yakınınızdakiler görsün diye iyiden iyiye saçmaladığınız dönemler....


Ben mi? Nerden mi biliyorum...
Yok yok bilmiyorum diyelim...

!!!!!!İyiyim ben...!!!!!!

İyi olacak herşey...

Sizde böyle söyleyin,

belki........?!




9 Kasım 2009 Pazartesi

OLMADI...


Ne zaman neye karar verdiysem olmadı, ol(a)madı arkadaş.... Bu şekilde ağlamak istiyorum ofisin orta yerinde...

Bir sürü yazı yazdım, arkadaşlara hava attım, n'oldu? İzne çıkamadım :/ yeni bir proje yüzünden!!!

Psikolojik olarak da hazırlamışım demek ki bünyeyi, gece yatamadım sabah kalkamadım haliyle. BaLLım bile haftasonu başka türlü bir sevinç içindeydi, ne de olsa "anne artık izinli"

Dün belli olan bu değişikliği kuzucuğuma anlatamadım tabii... Anlatsam da en fazla -ııh derdi, ağız burun bükerdi.

Off deyip de melekleri incitmek istemem ama çok fena hissettirdi bu değişiklik kenidimi... Herşeyde bir hayır var deyip yoluma devam etsem de bu hafta adaptasyon güçlüğü çekeceğim kesin. (bu konuda moral desteğiniz benim için önemli)


Bu hafta Cuma günü ne yapıp edip projeyi bitirmiş ve izne çıkmaya hazır hale gelmiş olmam lazım, dolayısıyla çooook çalışmam lazım, çoooook... (ben bu anı bir yerden hatırlıyor gibiyim!)

Bu işler yüzünden bloglarınızı takip etmediğimi düşünmeyin sakın, gözüm üzerinizde :)

Hepinize sevgilerimi yolluyorum..

Çok güzel bir hafta diliyorum...


6 Kasım 2009 Cuma

İZNİNİZLE...

Bugün tarihi bir adım atılıyor BedaRdem tarafından... Nihayet senelik iznini kullanabilecek olan heyecanlı anne, oldukça telaşlı :) izin konusunda da oldukça kararsız tabii...

Aman Allahım nasıl bir süreçti o öyle haftalardır yoğunluktan bezdiren?

Derginin son sayısını da çıkarmadan izne ayrılmak olacak iş değildi elbette, kendi kendime başarıyla gerçekleştirdiğim gaza getirme operasyonları işe yaradı ve nihayet derginin son sayısını bitirme şerefine nail oldum.

BaLLımLa geçecek dolu dolu 15 günü şimdiden an an hayal edebiliyorum :)

Ne saadet! :)

Bloğu ve sizleri ihmal ettim ufaktan, kusurum affola..

Bilirim affedicisiniz, halden bilensiniz. Tam bloğa iki satır yazayım da gönüller şenlensin dedim, bugün de izin başlıyor. Elden geldiğince, fırsat buldukça yazacağım merak etmeyin. (merak etmeyin diyorum ama merak edilme duygusu da ayrı bir hoşuma gider doğrusu, saklamayayım :))

hepinizi kocaman kucaklıyorum....


NOT: Bu arada yaşanmış bir otobüs yolculuğunda, yazılmasa olmaz dedirten bir olayı paylaşmak istiyorum feci halde... Zira o günden beri o güzel çocuk içimin bir yerlerinde benimle birlikte gezmekte, büyümekte...


-------------------------(----------@


Soğuk bir İstanbul akşamüstüsünde, yağmur çisil çisil yağarken geciken otobüse içimden kızmak bile gelmiyordu. Harika bir kış kokusu hakimdi ortalığa ve ben tam bir "kışseven" olarak tadını çıkarıyordum yüzüme esen mis kokulu keskin rüzgarın...

Otobüs geldi,

fazla kalabalık değildi ama oturarak gidemeyeceğim de kesindi. Ortalarda ilerledim ve kendimi sokacak kadar bulduğum bir boşluğa sırtımı cama vererek iliştim. (hani bilirsiniz tam orta kapının yanında bir boşluk vardı, herkes oraya hücum eder ayakta kalacak olmasına rağmen, işte orada başladım yolculuğuma)

eve gideyim derken taaaa içime başlayacak yolculuğun o otobüste olacağı kimin aklına gelebilirdi ki? Cennet durağına geldik, bir anne ve bir çocuk bindi otobüse, binerken dikkatimi çekmemişlerdi. Bana doğru ilerlediklerinde kadının elindeki, ucu siyah lastikle bağlanmış bastonu gördüm.

Ufaklık 5-6 yaşlarında, bildiğimiz "çocuk" tatlılığında bana doğru ilerledi. Üzerinde yeşil parkası, kafasında da kapişonu annesinin yardımıyla ilerledi. Tam önümde oturan iki bayana seslendi anne:

- kucağınızda oturmasına müsaade eder misiniz?

oturan kadın:

- tabii.. (çocuğa uzanarak) gel güzelim...

anne:

- dünyayı görmese de cam kenarında oturmak ister.

kadın, ben ve diğerleri:

-......?!?)^+


çocuk kapişonunu indirmeden kadının kucağına oturdu ve oturur oturmaz şöyle dedi:

- SIKI TUT.... Başını kaldır, SIKI TUT!!!


Uzun zamandır yaşamadığım bir duygu çöreklendi içime, acı desem acı değil daha fazlası, şaşkınlık desem şok derecesinde, hüzün desem en incesinden.... Karmakarışık yani, anlatılmayan cinsinden...


Çocuk bir kez daha:

- SIKI TUT... deyince

annesi:

- Sizi tanımıyor, emin olamadı kendini güvende hissetmek istiyor. Dedi.

kadın:

_ merak etme, çok sıkı tutuyorum bırakmam seni diyerek çocuğa sarıldı.


Ne uzun zaman geçmiş bu kadar canım yanmayalı, bu kadar dış dünyanın farkına varmayalı. Elimdekilerin kıymetini bir kez daha farketmeyeli ne uzun zaman olmuş. Acıdım kendime ve diğer benim gibilere...

Oğlum düştü aklıma,

gözleri çakmak çakmak bakan,

en uzaktaki ayrıntıyı bile anında yakalayan,

gözbebekleriyle gülmeyi başaran oğlum...

O güzel çocuk yerinde olabilir, karanlıkta olmasına rağmen cam kenarını tercih edebilirdi belki!

Bana, babasına ve hatta dünyaya baktığında kocaman bir boşluk görebilir, bununla yaşamayı öğrenebilir miydi mecbur kalınca?

Ve bir anne nasıl dayanabilirdi bu kocaman karanlığa? Nasıl çare bulurdu bu duruma?

O kadar duygu üstüme üstüme gelip de nefesimi kesiverince, gözümde yaşlarla ilerledim otobüsün en arka köşesine. Bütün yolculuğum boyunca içimdeki sorularla savaşıp durdum, ağladım, şükrettim, dua ettim...

En çok o güzel çocuk için,

herşeye rağmen cam kenarında olmayı seçen o minik yavru için dua ettim...

İçime konuk ettim ufaklığı o günden sonra,

gece yatmadan önce ve her sabah uyandığımda,

içimden GÜNAYDIN dedim...

Günaydın çocuk...

İçimde sıkı sıkı tutuyorum seni,

seni ve bana hissettirdiklerini......


Sevgimle.....







30 Ekim 2009 Cuma

Yağmur,Biz ve Diğer Çocuklar...

Yağmur dün başladı... En sevdiğim şekilde hem de, en ince haliyle…
Cumhuriyetimize sevinmek, göklerdeki, rengârenk şöleni izlemek, oğlumuzu bayram coşkusunun içine sokmak için Beşiktaş’taydık dün gece. Onuncu yıl marşını kendi diliyle söylemeye çalışan BaLLı, birkaç dakika içinde herkesi etrafına toplamayı (özellikle basını) başardı. Neye uğradığımızı şaşırdık desem yeridir, bayram havası, Rüzgâr havasına döndü bir anda. İki küçük elinde kendi kadar kocaman bayraklarla, zıp zıp marş söyleyen 19 aylık başka bir çocuk göremediler etrafta demek ki?! Ben de görmemiştim daha önce doğrusunu söylemek gerekirse…

Harika bir bayram şamatasının ardından, eve yolculuk…
Camların buğusuna adını yazmayı öğrettim miniğime… Heceleyerek yavaş hareketlerle yazdığım ismine dikkatlice baktı ve kendi küçücük parmaklarıyla taklit etmeye çalıştı usulca. Arabanın içi tarif edemeyeceğim bir duyguyla dolup taştı o anda sanki…
Eşim, oğlum ve ben…
ince ince yağan yağmurda, huzurla soluduk aynı oksijeni,
yorgunluğumuzun keyfini çıkardık,
biz arka koltukta koklaştık, babamız dikiz aynasından katıldı oyunumuza….

--------------------------(-------@

Çocuk sahibi olmak acayip bir iş dostlar,
öyle bir spermin yumurtayı döllemesinden,
cici hamile kıyafetleri giyip, sevimli anne pozlarından,
odasını rengârenk döşeyip, akla gelen her şeyi almaktan çooooook ama çokk öte bir şey!
zaten bir çocuğun annesi-babası… vs olduğunu anlamak için biraz zamana ihtiyacı oluyor insanın. Bir anda algılanacak kadar sığ bir farkındalık değil kısacası.

Anneler şanslı gerçi bu konuda,
Hani şu emzirme işi var ya!
minicik dudakların sevgiye, aileye, sıcaklığa ve süte aç şekilde memeye yapışması…
o ilk bağ… Bir daha ayrılmamacasına…
öyle güçlü, öyle nasıl olduğunu anlamadığın şekilde bir bağlanmak ki,
arttık ÖLÜM ayıramaz, (Allah’ım korusun)
öyle güçlü olursun yani, o kadar yenilmez, o kadar yıkılmaz…
sonra ilk hastalığı, o ilk ateşlenme, o ilk anne çaresizliği,
yıkılmaz dediğim kadın var ya, nasıl titrer yaprak gibi, nasıl ne yapacağını bilmez, nasıl koşar oradan oraya…
o iyi olana, yeniden gülene kadar nasıl içine ağlar kadın, nasıl ısırır dudaklarını, nasıl ömrünü vermek ister bir bakışına.

Sonra kısa süreli ayrılıklar yaşanır ya hani, anne işe gider, çocuk başka bir yere bazen,
aaaaah, ne dayanılmaz bir acı, yokluğu… (Allah’ım ayırmasın)
bir araya geldiğinizde sokup kafanı boynunun içine, mucizelere şükretmek,
ağzının tam da kenarından öpmek,
her yeni kelimesinde titremek,
kısaca çocuk büyütmek… Ne zor iş dostum,
ne kadar muazzam, ne anlatılmaz, ne doyulmaz…..

Öyle kolay değil yani bir insan yetiştirmek,
Siz üzün diye, kalbini kırıp, çekip gidin diye büyütülmüyor hiçbir çocuk emin olabilirsiniz. Hiçbir anne çocuğunu üzecek herhangi bir fikri kafasından geçire geçire büyütmüyor evlatçığını. Olabileceği ihtimalini bile aklına getirmiyor.
Üzdüğünüz insanların da bir anne evladı olduğunu düşünürseniz çok mutlu olurum doğrusu.
Ve o anne ki, size anlatamadığım daha ne duygularla bu yaşlara getirdi gözünden sakındığı, biricik yavrucuğunu.
Bakış açımızı değiştirmeyi başarır ve insanları kendimiz gibi görmek fikrine alıştırırsak bence dünyadaki bütün sorunlar hallolacak,
Bu iş bu kadar basit yani…
Sevmek için biraz daha anlayış, anlayış için biraz daha hassasiyet!
Ben hepinizi önce beni yalnız bırakmadığınız için, sonra da bir evlat olduğunuz için çok seviyor, kocaman öpüyorum….



23 Ekim 2009 Cuma

GeL Cuma....


ÇOK seviyorum bu parçayı, ÇOK.... TIKLA....
söyleyen Zuhal çünkü ...
Canım ZuhaL... İç sesim, içimi titretenim....
-------0-------


Merak etmeyin;


Toparlanıyorum yavaş yavaş,

iyileştiriyorum hastalanan yerlerimi,

ovalaya ovalaya geçirmeye çalışıyorum uyuşuk bedenimi,

ağlaya ağlaya temizliyorum gözlerimdeki zehiri,

seve seve insanlaşıyorum,

BaLLımLa büyüyorum...

SevgiyLe....


-------------------------(----------------@


Bu sıralar şu domuz gribi işine feci halde kafayı takmış durumdayım...

Çocuğu olan olmayan, grip nedir bilen bilemeyen bu konuyu konuşuyor ya ben neden kusur kalmayayım?

Bir arkadaşım BaLLıma aşı yaptırıp yaptırmayacağını sorduğundan beri aklım kaçık durumda, anladım ki o zamana kadar hiç düüşünmemişim bu konuyu, yok saymışım!!! Ohh, ne rahat..

Birden "küttt" diye soruverince afallayıverdim,"ne yapıcam peki ben şimdi"

Yok yok yaptırmamalıyım, yeni birşey bu... Doktor normal grip aşısını bile tavsiye etmemişti, bir domuzumuz eksikti :/

Gün geçtikçe de yayılıyor meret!

Kıyımıza kadar geldi,

dışarı çıkarmayalım, kimseyle görüştürmeyelim çocuğu diyoruz ama

nerdeeeeeeeee,

yerinde durmuyor ki kuduruk Badem...

Önce ben yaptırayım olmazsa diyeceğim ama bünyeler bir olur mu hiç?

Sıkıntıdan karnım ağrıyor bazen...

"Allahım sen koru" diyorum...

Büyük sınavlarla deneme beni, çocuğumla imtihan etme...


NOT: haaa bir de bugün doktora gideceğim şu karın ağrıları için.. Siz blog dostları, yalnız bırakmazsınız beni :)) hepinizi kucaklıyorum...


KOCAMAN....




21 Ekim 2009 Çarşamba

"ANLA"yış


Gel güzeller güzeli oğlum, otur bakayım şöyle karşıma... Anlasan da anlamasan da sana birşeyler anlatmaya çalışacak annen, içini açacak, oynamayacak bu sefer, gülmek için uğraşmayacak anlamayasın diye...



Bak şimdi,
biz büyükler bazen kendimizi çok yorgun ve hüzünlü hissedebiliriz.



Birçok şey üstüste gelmiş, bunaltmış, üzmüş, yıpratmış olabilir. Beklemediğimiz zamanda salya sümük rezil olabiliriz ortalık yerde, anlamsızca gitmek isteyebiliriz uzaklara. Uykusuzlukla, bezmişlik günlerinde gözlerimizin altındaki morlukları sevmek için uğraş verebiliriz.



Konuşmak için yaptığımız her hamlede, alt dudağımızın titremesine sinirlenip böğüre böğüre koyverebiliriz sesimizi. Arkadaş sohbetlerinde esir alabiliriz sevdiklerimizi... Öyle bir dönemdeyim şimdi birazcık, anlayış bekliyorum senden de, diğerlerinden de!!!

Sakın aklına gelmesin kötülükler,

bu bir dönem hepimizin başına gelen...

Bunları büyüdükçe daha iyi anlayacaksın...



Tanıdıkça dünyayı,



farkındalığın başlayınca,



biz yetişkinler seni anlamamakta ısrar edince



ve hayallerin bir türlü gerçekleşmedikçe!



sen de hüzünlenecek, susacaksın...



Bunu neden mi anlatıyorum sana?!



Birgün sustuğunda,



"annem de SUStuklarını yazmıştı bana, ben gibi hissetmişti bir zamanlar" demen için...



Seni anlamak için ne kadar çok sebebim olacağını görmen için...



Seni herşeyden çok sevdiğim için...



Herşeyi BİL için...



Senin için....






NOT: herşey çok güzel olacak oğlum.. ÇOK...



Söz veriyorum....





18 Ekim 2009 Pazar

EksiK-GediK...

Yüreğimin orta yerinde çalan davullar, sırayı içli bir keman sesine bıraktı bir haftadır... Orkestra sakin, dinleyiciler rüyada...
Hayal ettiğim ne varsa bir bir taşınmakta...
Sussam olmaz, konuşsam asla!

--------(-----@

Ah yavrucuğum, içimin gülen yeri :)
Nasıl da büyümektesin günden güne, nasıl serpilmekte, nasıl gelişmektesin akıldan yana...
Dehşet içinde izliyor seni sevenler, paniğe kapılıyor mimiklerini görenler...
Sen şimdi anneciğinin sessizliğini oyun sanıp gülmektesin,
anneciğinin hüzünlerinden resimler çizmektesin....
Büyüdüğünde ve bu kelimeleri yan yana gördüğünde, yaptığın resimle karşılaştır anneciğim? Düşündüklerini duvarına as ve asla unutma oğlum,
hüzün resimleri neşeli gibi görünebilir bazen ve insanlar gülümsemeleriyle görünmez kılabilirler gözyaşlarını; sen sakın aldanma ve sevdiğine söyle defalarca:

-Bak yanındayım, olacağım daima!!! sakın çekinme ve omuzumda ağla!



Senin anneciğin de hep senin yanında..........
SEVGİYLE.....

12 Ekim 2009 Pazartesi

BaLLı BiR HafTa SoN-U


Büyükçekmece sahillerinde RüzgaR esintisi...



Arabaya biner binmez keyifliyiz.. "Attaa" gidiyoruz sonuçta :))


----------------------------------------------

Sahildeki tüm çer-çöp itinayla bulunur; ağıza sokulur, yakalanınca anneye verilir...

Tutabilene aşk olsun :/


-Heeeeeiiiiiyyyyyyt!!!

-Gülümse annecim, çekiyoruuuuuum :))


Şımarık şey, nolcak....

-------------------------------------------------------------------------------




SONUÇ OLARAK, MUHTEŞEM BİR HAFTASONU DAHA YAŞANDI İŞTE :))
BU FOTOLARA DENECEK HİÇBİRŞEY OLMADIĞINDAN AÇIKLAMA YAZAMADIM :/

Sevgiyle kalın...


Bu gadget'ta bir hata oluştu

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails