30 Ekim 2009 Cuma

Yağmur,Biz ve Diğer Çocuklar...

Yağmur dün başladı... En sevdiğim şekilde hem de, en ince haliyle…
Cumhuriyetimize sevinmek, göklerdeki, rengârenk şöleni izlemek, oğlumuzu bayram coşkusunun içine sokmak için Beşiktaş’taydık dün gece. Onuncu yıl marşını kendi diliyle söylemeye çalışan BaLLı, birkaç dakika içinde herkesi etrafına toplamayı (özellikle basını) başardı. Neye uğradığımızı şaşırdık desem yeridir, bayram havası, Rüzgâr havasına döndü bir anda. İki küçük elinde kendi kadar kocaman bayraklarla, zıp zıp marş söyleyen 19 aylık başka bir çocuk göremediler etrafta demek ki?! Ben de görmemiştim daha önce doğrusunu söylemek gerekirse…

Harika bir bayram şamatasının ardından, eve yolculuk…
Camların buğusuna adını yazmayı öğrettim miniğime… Heceleyerek yavaş hareketlerle yazdığım ismine dikkatlice baktı ve kendi küçücük parmaklarıyla taklit etmeye çalıştı usulca. Arabanın içi tarif edemeyeceğim bir duyguyla dolup taştı o anda sanki…
Eşim, oğlum ve ben…
ince ince yağan yağmurda, huzurla soluduk aynı oksijeni,
yorgunluğumuzun keyfini çıkardık,
biz arka koltukta koklaştık, babamız dikiz aynasından katıldı oyunumuza….

--------------------------(-------@

Çocuk sahibi olmak acayip bir iş dostlar,
öyle bir spermin yumurtayı döllemesinden,
cici hamile kıyafetleri giyip, sevimli anne pozlarından,
odasını rengârenk döşeyip, akla gelen her şeyi almaktan çooooook ama çokk öte bir şey!
zaten bir çocuğun annesi-babası… vs olduğunu anlamak için biraz zamana ihtiyacı oluyor insanın. Bir anda algılanacak kadar sığ bir farkındalık değil kısacası.

Anneler şanslı gerçi bu konuda,
Hani şu emzirme işi var ya!
minicik dudakların sevgiye, aileye, sıcaklığa ve süte aç şekilde memeye yapışması…
o ilk bağ… Bir daha ayrılmamacasına…
öyle güçlü, öyle nasıl olduğunu anlamadığın şekilde bir bağlanmak ki,
arttık ÖLÜM ayıramaz, (Allah’ım korusun)
öyle güçlü olursun yani, o kadar yenilmez, o kadar yıkılmaz…
sonra ilk hastalığı, o ilk ateşlenme, o ilk anne çaresizliği,
yıkılmaz dediğim kadın var ya, nasıl titrer yaprak gibi, nasıl ne yapacağını bilmez, nasıl koşar oradan oraya…
o iyi olana, yeniden gülene kadar nasıl içine ağlar kadın, nasıl ısırır dudaklarını, nasıl ömrünü vermek ister bir bakışına.

Sonra kısa süreli ayrılıklar yaşanır ya hani, anne işe gider, çocuk başka bir yere bazen,
aaaaah, ne dayanılmaz bir acı, yokluğu… (Allah’ım ayırmasın)
bir araya geldiğinizde sokup kafanı boynunun içine, mucizelere şükretmek,
ağzının tam da kenarından öpmek,
her yeni kelimesinde titremek,
kısaca çocuk büyütmek… Ne zor iş dostum,
ne kadar muazzam, ne anlatılmaz, ne doyulmaz…..

Öyle kolay değil yani bir insan yetiştirmek,
Siz üzün diye, kalbini kırıp, çekip gidin diye büyütülmüyor hiçbir çocuk emin olabilirsiniz. Hiçbir anne çocuğunu üzecek herhangi bir fikri kafasından geçire geçire büyütmüyor evlatçığını. Olabileceği ihtimalini bile aklına getirmiyor.
Üzdüğünüz insanların da bir anne evladı olduğunu düşünürseniz çok mutlu olurum doğrusu.
Ve o anne ki, size anlatamadığım daha ne duygularla bu yaşlara getirdi gözünden sakındığı, biricik yavrucuğunu.
Bakış açımızı değiştirmeyi başarır ve insanları kendimiz gibi görmek fikrine alıştırırsak bence dünyadaki bütün sorunlar hallolacak,
Bu iş bu kadar basit yani…
Sevmek için biraz daha anlayış, anlayış için biraz daha hassasiyet!
Ben hepinizi önce beni yalnız bırakmadığınız için, sonra da bir evlat olduğunuz için çok seviyor, kocaman öpüyorum….



2 yorum:

ELİF dedi ki...

Gızgardaşım ne güzel yazmışsın beah. hay ağzına,yüreğine, eline sağlık....

BeD@rdeM dedi ki...

saolasın bacım.. öperim gözlerinden :)

Bu gadget'ta bir hata oluştu

LinkWithin

Related Posts with Thumbnails